|
||
| HATIRALAR Malum, yaş ilerleyince unutkanlık illetine yakalanan hafıza eski kıvraklığını kaybediyor. Tam da eskilerin, “hafıza-i beşer nisyan ile maluldur” dediği gibi.. Sizlere anlatabileceklerim, bir eski zaman harabesinde kirlenmiş ve yüzlerce yerinden çatlamış bir aynada görebileceklerinizden daha net değil. Aklımda kalan her şey, ne yazık ki kırık dökük. Çocukluğumu geçirdiğim köy, ne de olsa 1960’ların köyü, dile kolay tam kırk küsur yıl geçmiş aradan. Hatırlayabildiklerim bölük pörçük, üstelik bir kronoloji içermiyor. Beş yaşıma kadar geçen zaman dilimini saymazsam eğer, köyde görüp yaşadıklarımın tamamı, hepi topu altı-yedi yıllık bir süreyi kapsar. Aklıma gelen ilk hatıra, buyurunuz.. Rahmetli Memet Usta desem herkes anlar mı, yoksa bu sitenin hamisi Şerafettin’in dedesi demek, daha mı doğru olurdu. Yetmiş bir yılının temmuz ayıydı. Numune hastanesinin ikinci katında o, dördüncü katında ben; gözlerinden ameliyat olmuş, her gün ziyaretine iniyorum. Arkadaşlığımız bir hafta kadar sürüyor. O en az altmış yaşında, ben ise on ikisinde bir çocuk. Buluşmalarımızdaki insani sıcaklığı bugün bile hissederim. Daha sonraki zamanlarda galiba yayladaydı, birkaç kez daha görüştük. Kentli oldukları halde kentsoylu olamamış asık yüzlü zavallı ihtiyarlarda hiç bir zaman göremeyeceğim ince, zarif ve asil bir davranışla, her seferinde daha görür görmez ayağa kalkıp gülen yüzüyle karşıladı beni, sonra ikramda bulunma telaşı.. Sadece o mu, hayır!. Çocuktum ama, köyün tüm yaşlı insanları bana Memet Efendi derlerdi. Bayram günlerinde ellerini öpmeye gittiğimiz bu bilge adamlar, oturdukları yerden ellerini öylesine uzatıp, hadi vazifeni tamamla ve git, der gibi kaskatı durmazlardı karşımızda, kutsal bir töreni başlatıyormuş gibi zarif bir edayla yerlerinden kalkıp gülen yüzleriyle, belki araya bir espri sıkıştırarak, “.. daima bu günlere gelesiz” temennilerini eksik etmeden gözlerimizi öperler ve şeker vermeden, kurban bayramı ise et yedirmeden bırakmazlardı. Berhudar olmak, yani mutlu olmak denilen şey de buydu galiba. O bilge adamlar teker teker öte dünyaya göçüp gittikten sonra, asık yüzlü insanların sayısında sanki bir parça artış oldu, belki de hayatın zorluklarıydı bu değişimi tetikleyen, ki altmışların başında başlayan göç dalgası da bu zaman dilimine denk düşer. Şansını başka diyarlarda aramak için yollara düşen insanlar köydeki sıkıntıların dışavurumlarıydı belki de. Çocuksu alınganlıklar eseri çıktığına inandığım bir kısım yakışıksız olaylar çoğalmaya başlamıştı. Kadınlar ise bu süreçte hep yüce gönüllüydü, anacığım mesela, onu herkeslerle her zaman dost ve samimi ilişkiler içinde hatırlarım. Diğer analar farklı mıydı, elbette hayır!.. Evliyalık denilen bir unvan varsa eğer, o eski mübarek kadınların bunu erkeklerden daha çok hak ettiğini düşünürüm. Belki de böyle düşünmeme sebep nenemdir. Bereketini hala üzerimizde hissettiğimiz Güllü Nenem, genç yaşında ikisi kız beş çocuğu ile dul kalmış ve İkinci Dünya Savaşının insanları bir ekmeğe muhtaç bıraktığı o yoksul ve sıkıntılı yıllar boyunca canını dişine takarak bin bir zahmetle çocuklarını büyütmüş, onurlu, şerefli ve hiç kuşkusuz veli bir kadındı. Onunla ilgili hatırladığım ve adına keramet diyebileceğim onlarca hatıra var. Hadi birisini anlatalım.. Temmuz ya da ağustos aylarıydı, tam olarak hatırlamıyorum. Elime bir sitil yoğurt tutuşturup, “Al bunu!” dedi. “Bizim Memet Efendi’ye götür!.” (Hiç dikkat ettiniz mi, köyümüzde ne çok Memet var.) Nenemin Memet Efendi dediği kişi öz kardeşi, yani Miktat hocanın babası. Kömür ocağında aşçı olarak çalışıyor. Deliklitaş köyünün arkalarındaki tepelerin üzerinde bir maden ocağı vardı, çoğunuz hatırlayacaktır. Henüz küçücük bir çocuğum, nasıl da sıcak bir gün, sonunda ter kan içinde öğlene doğru madene ulaştım. Memet Efendi beni çok hoş karşıladı, ikramlarda bulundu. Bir süre sonra kalktım, geri döneceğim. Sitili elime tutuşturan Memet Efendi, “Bizim yoğurda ihtiyacımız yok!” demez mi. “Bunu al, biraz aşağıda bir çadır göreceksin, onlara ver.” Çaresiz sitili alıp yokuş aşağı yola koyuldum. Belki yüz ya da iki yüz metre sonra yolun hemen sağındaki derenin içinde bir çadır gördüm. Tamam dedim, galiba burası. İçeri girdim, tek bir asker, uzunca bir sofra, üzerinde tabaklar çanaklar. “Bunu size gönderdiler!” dedim. Asker oldukça şaşırdı. “Ama neden?” sorusunu elbette ki izah edemedim. “Askerlerin yemeğini hazırlıyordum.” dedi. “Az sonra gelecekler, bu sıcakta bu yoğurdu görünce nasıl sevinecekler bilemezsin.” O gün orada belki fark etmemiştim, ama çok sonraki yıllarda anladım ki, gerçekte nenem o yoğurdu bilerek ve isteyerek o askerlere göndermişti. Şimdi seksen bir yaşındaki babama her baktığımda, yüzündeki çizgilerden, bin bir sıkıntıyla geçirdiği çocukluğunu görmeye, yetim ve yoksul yaşadığı günlerin izlerini sürmeye çalışırım. Ve her seferinde, önüne koyduğu pozitif hedeflere ulaşmak için hayatın her çilesine katlanmış, soylu, üstelik gün görmüş, bilge ve elbette ki kutlu bir insan görürüm o mübarek yüzde, siz ona veli diyebilirsiniz. Bu yaşında hala, her gün yüzlerce sayfa metin okuyabilmesi şaşırtıcıdır. Şahitlik ederim ki, ben onu hep değer üretirken gördüm. Kimsenin hukukuna tecavüz etmek mi, asla.. Bizi helal kazancıyla büyüttü. Hem kaldı ki, Peygamber de yetim değil miydi? Galiba birkaç kişi kaldılar. Gençler mutlaka hürmette kusur etmiyorlardır ve hatta onlara gözleri gibi ihtimam gösteriyorlardır biliyorum, ama yine de hatırlatmak ihtiyacı hissetim. Bazen cennet çok yakınımızdadır, biz onu uzaklarda ararız. Hani bir söz var, tevile ne gerek siz onu mutlaka anlarsınız, “Ol mahiler ki, derya içredür deryayı bilmezler.” Elbette ki büyüklerimiz, saygıyı ve hürmeti fazlasıyla hak ediyorlar. Yok yok, belki de şöyle söylemeliydim, ne kadar şanslıyız ki hemen yakınımızda bizi cennetle buluşturacak büyüklerimiz var. Bağlanmak için rehber arıyorsak eğer, büyüklerimiz ve yanı başımızdaki kitaplar bize fazlasıyla yeter. Ellerini müritlerinin cebinden bir türlü çıkaramamış bazı uyanıkları görmek ve eteklerini öpmek için yüzlerce kilometre yol katedenleri bilirim, hemen yakınlarında ona cenneti kazandıracak annesini, babasını ve yaşlı atasını ihmal ederek hem de. Unutmayalım ki, yaşlı insanlarla ilgilenen, onlara hürmet gösteren kişilerin kalpleri yumuşar, içlerinde büyüttükleri sevgi bütün kainata yetecek kadar çoğalır, bereketleri artar, kavgaları azalır, kendilerine, çevrelerine ve yaşadıkları topluma değer üreterek faydalı olurlar. Yüce Yaratıcı da bizden, üç aşağı beş yukarı işte bunları istemektedir. Geçenlerde, sevgili amca oğlu Temel’in “Oltulular” sitesindeki köşesinde Mahmut Usta’dan bahsetmiş olduğunu gördüm, ne güzel. Yakınımızdaki değerlerimize sahip çıkalım derken, bunu söylüyorduk. Yeri geldi madem söyleyeyim, ama alınmayınız lütfen, bana öyle geliyor ki, köyün gençleri çok fazla kitap okumuyor. Keşke onları, kitapla buluşturmanın bir yolunu bulabilsek. Dünya klasikleriyle mesela, insanlık tarihi boyunca üretilmiş devasa bir birikim var. Yazı uzadı biliyorum, üstelik tanıdığım herkesin adını yazmamakla ayıp ettiğimi düşünüyorum. Sıla özlemiyle yanıp tutuştuğu için Bursalara sığmayan, doğa aşığı ve çocukluğumdan itibaren en yakın arkadaşım sevgili amca oğlu Tuncay’dan, bir sevda gibi içine düşürdüğü okuma ateşini asla söndürememiş Azmi Abi’den, Çocukluk arkadaşlarımdan, amcalarımdan, yengelerimden, ne bileyim Gürbüz’den mesela, Ali’dan, Temel’den, Hikmet’ten, Ahmet’ten, Yunus’dan, Celal’dan, Turan’dan, Neşet’ten, Aytekin’den, Salim’den, Gülle’lerden, Kadıgil’den ve hepsi de iyi insan olan diğer köylülerimden bahsetmeliydim. Dünyanın en güzel gülen insanı Aslan Abi’den bahsetmeliydim. Bilmem farkında mısınız, bir insan, ancak onun kadar pozitif olabilir. Yüreği insan sevgisiyle doludur. Gülen yüzüne baktığınızda, rahatladığınızı hissedersiniz. Eminim ki, Buda’nın keşişleri onun yanında felsefesiz kalır. Din adamlarının, öğretmenlerin ve hatta hemen herkesin, Aslan Abi’den öğreneceği ne kadar da çok şey var, bir bilseler. Ve Aslan Abi’nin kardeşi İslam Abi. Tüm ciddiyetinin arkasında gizlediği o ince mizah duygusunu, onunla konuşmadan anlayamazsınız. Modern zamanların Nasrettin Hocası gibidir. Naif ve kırılgan bir yüreği vardır, hele de hayattan keyif alması ne güzel. Tahsin Abi geldi aklıma, hani şu okumuş lakin adam da olmuş, dünyanın en iyi adamının, yani rahmetli Nedim Abi’nin kardeşi. Ondan bahsetmeye yüreğim dayanmaz belki ama, onun yadigarı Tahsin Abi’den pekala bahsedebilirdim. Dağarcığında ne güzel espriler vardır öyle. Cem Yılmaz onu dinlese, sanırım mesleğini bırakır. Adlarını anamadığım köylülerim haklarını helal etsinler ve bilsinler ki, kendilerinin önemsizliği değil, benim ve bu köşenin yetersizliğidir buna sebep. İhtimal, okuyucunun aklına iki soru takıldı. Birincisine cevap veriyorum, evet bu köyde herkes iyi.. Demem şu ki, içinizde bir sevdanız varsa eğer, kusurları göremez, her şeyi abartırsınız. Kerem’in o meşhur Aslı’sı, kara kuru ve hatta kimilerine göre biraz çirkince imiş biliyor musunuz. İkinci soru galiba şu, neden herkesten bahsetme ihtiyacı duymuşmuşum. Çok merak edildiğinden ya da çok okunacağından değil elbette, nedense üzerime bir vazife gibi yapıştı. O köye bir borcum varmış gibi hissediyorum. Yoksa, çok şükür öğrendik artık, cevap bile verilmeyeceğini. Hoşça kalın, herkese gönül dolusu selamlar.. Mehmet VURAL |
||
|
||
| Bu şahane yazılara cevap vermemek mi hayır yapılması gereken asla bu olamaz ki . açmış olduğumuz bu sitede Saygıdeğer bir kişi yazılarını yazacak hemde bizim hiç bilmediğimiz ama sürekli sorup durduğumuz şeyler hakkında yazarsa... Evet nekadar güzel değil mi memet hocam Temel abinin yazdığı yazıyı bende okudum.İşde internette arama motorlarına bi kere soğmunu ekledik bir daha çıkmaz ordan . Bilesiniz ki neye malolursa olsun bu hizmeti sonuna kadar götüreceğim çünki anlıyorum ki ben yalnız değilim destek çok. İşde arama moturunda her zaman yani her gün evbakan diye ararım ama son sayfarına kadar bakarım nerde evbakan veya soğmun ismi geçmiş diye, tesadüfen iki ayrı yerde temel hocamın yazısını gördüm çok güzel bir yazıyla karşılaştım.. Sizin yazdığınız yazıyı görünce heyacanlandım bu gün çok işim okuyamadım. zaten öyle araya sıkıştırıp okumakta istemedim. özel bir zaman ayırmam gerektiğini düşündüm. Çünki hiç görmediğim dedemden bahsetmişsiniz. Çünki ismini hiç duymadığım dedelerimizden bahsetmişsiniz. Heyecanla taze bilgiler aradım içinden. Bu yazılar güzel yazıların cevapsız bırakılmayacağını düşünerek Yazınız için çok çok teşekkür ediyorum. |
||
|
||
| Memet hocam herzamanki gibi yazınız çok güzel ilk bölümde hüzünlendim çünkü o büyüklerimizin çogunnu biz göremedik memet dedemi hayal meyal hatırlıyorum hepsine ALLAH rahmet etsin gerçekten soğmun tarihini iyi bilmemiz lazım bu bizde büyük bir eksiklik bence bize hatırlattıgın için sağol kitap okuma konusunda çok haklısın aynı eksiklik bendede var işgüç diye kendimizi kandırıyoruz ikinci bolümde bahsettiyin herkesi biliyorum okurken köye gittim geldim köymeydanındaki o esprileri hatırladım gönlüne yüreyine sağlık cevap vermesekte bütün yazıları takıp edıyorum devamını bekliyorum selamlar. | ||
|
||
| Saygı değer Mehmet hocama selamlarımı sunar güzel yazılarından dolayı çok teşekkür ederim. Mehmet hocam saygıdan, sevgiden, bahsedip değerli büyüklerimizle arasında geçen olayları yazarak geçmişi yâd etmiş. Evet, büyüklerimiz; okumuş, gurbetten gelmiş, köyümüze gelen yabancılara hep efendi, bey diye hitap ederlerdi. Rahmetli Zahide nenen kamçı boylu bir erkek çocuğu yanından geçse ayağa kalkar veya toparlanırdı. Ben daha ortaokulda okurken herkese hitap ettiği şekilde bana da Cevdet Efendi derdi. Almış olduğu ağır terbiye ruhuna işlemiş gönlü şen her şeye iyi tarafından bakan çok sabırlı bir insandı. Hiç unutmam "ALLAH BÜYÜKTÜR" cümlesini her zaman kullanırdı ki bu kelime tüm ümitsizlere umut ve sabır verir değilmi. Mehmet hocam güzel yazılarınızın devamını bekliyor saygılarımı sunuyorum. |
||
|
||
| “GÜZEL BAKAN GÜZEL GÖRÜR” Tarihi romanlarıyla tanıdığımız Mustafa Necati SEPETCİOĞLU sanatçıyı tarif ederken diyor ki: “Sanatçı, çirkinde bile var olan güzellikleri keşfederek insanların gönül gözüne yerleştiren müstesna insandır.” Muhterem ağabey lütfen iltifat saymayın. Sizin yazılarınızı okurken, unuttuğumuz güzellikleri yeniden keşfetmenin tarifsiz lezzetini hissediyorum. “GÜZEL BAKAN GÜZEL GÖRÜR” düsturunca, güzel bakışınız, latif anlatımınızla, göremediklerimizi görebilmemize, unuttuklarımızı hatırlamamıza vesile oldunuz Nice sanatçı geçinip de, gerçek sanatı kavrayamamış olanları hatırlayınca sizi bir kez daha gıptayla ve hürmetle andım. Gerek Soğmun’un Yakın Tarihi, gerek köyümüzün kalkındırılması ile alâkalı teklif ve tavsiyeleriniz ve son olarak okumaktan büyük bir haz aldığımız bu “Hatıralar” ile köyümüz için çok orijinal ve önemli yazılar kaleme aldığınızı ifade etmek isterim. Sizin yazılarınz aslında çok önceleri yapılması gereken, ama her nasılsa ihmal edilmiş olan önemli bir boşluğu dolduracaktır Yazılarınız ve taktire şayan müstesna fikirlerinizle, bu güne kadar olduğu gibi bundan sonra da sizi örnek almaya devam edeceğim. Elimden geldiğince bu güzelliklere ben de bir şeyler ilave etmeye gayret göstereceğimi bildirir, bu münasebetle hem size, hem bütün köylülerime en derin kalbi muhabbetlerimi sunarım… Temel VURAL |
||
|
||
| Çok saygı değer sevgili mehmet hocam senin yazılarını okuyupta cevap vermemek gibi bir gafletimiz olamaz şükür. Bilmem o günlerimizi hatırlarmısın emmoğlu seninle o bahsettiğin muhteşem köyde beraber aynı mahalledeidik ilk okulu beraber bitirdik ve ayrıldık hala ayrı yerlerdeyiz fakat gönüller bir olmalı deyilmi. biz aynı havayı solumuş ,aynı topraklarda yoğrulmuş insanlarız. Çok saygı değer büyüklerimizi ve o bilge diye hitap ettiyin gerçek bilge insanlar bizlerin gururla herzaman minnetle anacağımız insanlardır. Ne kadar özlüyorum o mübarek insanları ve o mübarek toprakları, sizleri, bütün köylülerimi, akraba ve beraber büyüdğümüz akranlarımı. sana çok teşekkür ediyorum hocam bizleri çok derinlere taşıdığın için bu vesileile sana ve bütün köy halkıma selam ve sevgilerimi iletir, bu güzel yazılarınızın devam etmesini canigönülden isterim çünkü biz o güzel yazıları zevkle okuyoruz bundan emin olun lütfen. Selam ve sevgiler. Yunus VURAL. |
||
|
||
| Ben makaleyi az önce okudum,çok beğendim.Köyü ne kadar özlediğimi anladım. Gitmesek te görmesek te o köy bizim köyümüz.Okumak zor ama yazmak daha zor köyümüzü bize hatırlattığı için yazarımıza şükranlarımı sunuyorum.iyiki varsın Yakutiye Yayıncılık, iyiki varsın DAYI... | ||
|
||
| Saygı değer Mehmet hocama selamlar Mehmet amca makaleni daha dün okudum ama cevap yazmaya fırsat bulamadım bugün oturdum hiç bitmesini istemiyerek tekrar okudum. Soğmun ancak bukadar güzel anlatılır unuttuğumuz değerlerimizi bize yeniden hatırlattın eline yüreğine sağlık. Mehmet amca okuma konusundada çok haklısın sanırım sadece köyümüzün gençleri değilde biz millet olarak okumayı pek sevmiyoruz keşke hepimiz senin gibi okuma sevdalısı olsaydık. Babam okuma konusunda hep sizi ve Azmi amcayı örnek verirdi.Bakın oğlum bizim memet ,Azmi okumayı çok severler yerlerde bir kağıt parçası bir gazete parçası görseler onu mutlaka alıp okurdular üstüne basıp geçmezdiler sizde onlar gibi okuyun okumayı sevin bulduğunuz herşeyi okuyun derdi.Mehmet amca bu güzel yazılar cevapsız kalmayacaktır.Devamını bekliyoruz saygılarımı sunarım. Hakan GÜNGÖR |
||
|
||
| Hakan abicim aynen sana katılıyorum okuma alışkanlığı bir başka her şeyin önünde geliyor bunu yeğenlerimize gençlerimize çocuklarımıza aktarmalıyız. biz bunu hakan abide bilir üniversite sınavında gördük tanıdık okumamıştık okuma alışkanlığımız yoktu. ne oldu sorulan soruyu A vatandaşı bir kerede yani 30 sn içinde okuyor ( okuma alışkanlığı olan) ... Ben ise 1 dakka da okuyabiliyorum ama ilk okuyuşta anlayabilirsem ... Bunlar gerçekler bizler okumak için geç kalmadık yine okumamız lazım neden mi çünkü çocuklar büyüklerinden ne görürse onu yapıyor biz televizyon izlediğimiz boşa vakit harcadığımız müddetce onlarda aynısını yapacaktır. Saygılarımla |
||